19 Ağustos 2008 , 14:54 · Kategori: İş Dünyası
Herhangi bir gazetede/dergide/internet sitesinde, ufacık tefecik de olsa bir köşeniz varsa, isteseniz de istemeseniz de okurla sıkı fıkı bir ilişki içine girmek zorunda kalıyorsunuz. Daha doğrusu bazı okurlar üzerinizde sonsuz hak sahibi olduğuna inanıyor. Klavyesinin ucuna geleni yazmakta ya da sizi en yakın arkadaşı ilan etmekte beis görmüyorlar. Sonsuz fütursuzluk ürünü cümleler dökülüveriyor klavyelerinin ucundan. Biri yerden yere vurmak isterken, diğeri çizgi filmlerin eziyetçi hayvanseveri Elmyra gibi canınızı çıkarırcasına sarılmak istiyor.
Bence bu okurların hepsi bir/tek/aynı hamurdan. Birbirlerinden yok hiç farkları. Biri sizi beğenir, başka bir yazardan nefret eder, öbürü sizi yerden yere vurur, diğerini göklere çıkarır. Aynı aşırılık, aynı saldırganlıkla…
Saldırgan sevgileri, ağzı bozuk yorumlarıyla sizi derinden yakalamak/yaralamak isterler. Takma isimlerle… Bir mail adresi bile bırakmadan ‘vurup kaçmak’ onların stili.
Bazı okurlar bu hamurdan olmasa da takma isim kullanmayı, mail adresi falan bırakmamayı seçiyor. Nedense. “Ben yazara erişebilirim ama istemezsem o bana erişemez” konforunu doya doya yaşıyorlar.
Üç hafta önce yazdığım “Vicdansızlar ve kahramanlar” başlıklı yazıma, dün yorum yazıp kaçan kişi gibi. Vicdan sahibi olmak, insanlara/hayvanlara karşılık beklemeden yardım etmek gerektiğini savunduğum bu yazıya istinaden “Koşulsuz sevgi, karşılık beklemeden yapılan iyilik insanlarda şüphe uyandırır” buyurmuş meçhul okurum. Kurduğu cümleyi onlarca insandan tekrar tekrar duyduğum ve bu konu beni fena halde ilgilendirdiği için kendisine fikirlerimi iletmek isterdim. Ama Cinderella’dan daha dikkatli okurum, arkasında bir mail adresi bile bırakmadan kaçıp gitmiş. Bu nedenle, şu anda Yedi Cüceler’in kulübesinde internet başında olduğunu tahmin ettiğim Pamuk Prenses okuruma buradan sesleniyorum:
İnsanların çoğu “sen benim sırtımı kaşı, ben de seninkini” düsturuyla hareket edebilir. Bu nedenle, onların yaptığı her iyiliğin bir karşılığı, gösterdiği her iyi niyetin bir faturası olabilir.
Fakat her insan aynı değildir.
Kimi insan ihtiyaç duyanlara karşılıksız yardım eder. Başka türlüsü onun için mümkün değildir. Görmezden gelip yoluna devam edemez.
Kimi insan için aile, arkadaşlık, dostluk önemlidir. Yakınlarının bir ihtiyacı olduğunda elinden geleni yapmadan rahat edemez.
Kimi insan için hayvanlar önemlidir. İnsanların onların alanını işgal edip, yaşam haklarına saldırdıklarını bilir. Onların zarar görmesine, aç-susuz kalmasına dayanamaz. Kapısının önüne biraz mama, bir kap su koymadan içi rahat etmez. Sokakta yardıma muhtaç bir hayvan görünce başını çevirip gidemez.
Yardımı karşılıksız çıkacak diye korkanların, karşısındakinden büyük bir yardım görmeden onun için kılını kıpırdatmayanların, etrafındakilerden sürekli yardım kabul edip kimseye yardım etmeyenlerin bu insanları anlamasına imkan yoktur. Gerek de yoktur.
Şimdi, sevgili Beyaz Atlı Prens okurum; sen atının terkisine atacağın kalifiye bir prenses ararken insanlara yardım edecek zamanın/imkanın olmayabilir. Böyle bir istek duymayabilirsin de. “Yardım dediğin karşılıklı olur” düsturuyla hareket eden insanların, “karşılık beklemeyen yardımseverler ekolü”nden gelenlere şüpheyle yaklaştığı konusunda da haklısın.
Ama insan yapıldığı hamuru değiştiremiyor. Bazı insanlar, ihtiyaç duyana yardım etmeden yaşayamıyor.
Görsel: Praying Hands, Albrecht Dürer
——————————————————————————————————
“Üç hafta önce yazdığım “Vicdansızlar ve kahramanlar” başlıklı yazıma, dün yorum yazıp kaçan kişi gibi.” demişsiniz. Açıkcası kırıldım yazılarınızı keyifle okuyorum efendim. Kaçtığımda yok en sadık okurlarınızdan biriyimdir. İzninizle yazınızdan alıntılar yaparak söylemek istediğim bir kaç cümle var. Bana seslenip şöyle demişsiniz. “Şimdi, sevgili Beyaz Atlı Prens okurum; sen atının terkisine atacağın kalifiye bir prenses ararken insanlara yardım edecek zamanın/imkanın olmayabilir.” Sizde biliyorsunuz İŞ=AŞK değildir. Bu nedenle kalifiye bir prenses bulmaktansa koşulsuz iyiliklerimizi birbirimizin yüzüne vurmadan birbiri için yaşayan bir çift olamayı kabul edicek bir prenses bulmak ve herzaman hayattan tek istediğim “Mutlu etmek bu mutluluktan mutlu olmak.” beklentimi yaşayabileceğim bir yaşam sürmek tek istediğim. Konu koşulsuz iyilikten açılmışken size bir anımı anlatayım.Beş yıllık evliliğimin uykusuz acılarını yaşarken yorgunluktan uyuya kaldığım bir gün gözlerimi açtığımda işe geç kaldığımı fark ettim. Yataktan fırlayıp dolapta elime ilk geçen daha doğrusu temiz ve ütülü olan giysileri üzerime geçirdim. Tek bulabildiğim gömleğim kol düğmeli mavi gömleğimdi. Üzerimi giyinip daha fazla geç kalmamak için kol düğmelerini de minibüste takarım diyip evden çıktım. Karşıma çıkan ilk minibüse atlayıp boş bulduğum tek yere oturdum. Parayı uzattım. Elimi cebime atıp kol düğmelerimi cebimden çıkarttım. Fark ettimki hayatımda hiç kol düğmesi akmamışım. Bu işi yapmayı bilmeden bir hayat sürmüşüm. Neden bilmiyosun derseniz daha önce karımın taktığı ve o taktığı için bundan sonsuz derecede mutlu olduğum bir eylemdi bu ama yıllar geçtikçe karımın beni yanlış anlayıp bu tür edenlerle kendi kendime yetemediğim ve parazif yaşam sürdüğümü söyleyip beni terk etmesine neden olan mutluluğum bu işi öğrenememe sebebimdi. Bu nedenle hiç giymek istemediğim kendi kendime yetmezliğimi üzerime giymek beni mutsuz etmişti. Neyse ben tüm beceriksizliğimle bu işi öğrenmeye iki basit kol düğmesi ile boğuşmaya devam ederken. “İsterseniz size yardım edeyim” diyen bir kadının sesini duydum uykusuzluğum ve tüm şaşkınlığımla sadece teşekkür edip yardımını kabul ettim. Adını bilmediğim beni uykumdan uyandırıp kendime getiren bu kadın koşulsuz iyiliği size gönderdiğim sözü tekrar hatırlattı bana karşılık beklemeden yapılan iyilik. İşte karşımdaydı ne yapmalıydım onu kederime davet edip benimle ol bana daha fazla yardım et mi demeliydim? Diyemezdim!! İneceğim yere gelmeden içimde bir meleğin bana dokunmasının verdiği mutlulukla minibüsten indim.
Bu hikayeyi anlattığım herkes adını bilmediğim kadını yanlış anladı denmişya basitçe “şüphe uyandırır” diye doğruymuş. Keşke fırsatını bulup büyük bir mutlulukla karşılık beklemesede ona yardım edebilsem. Gelelim koşulsuz sevgiye bir çoçuğun ve hayvanların bize tüm saflığı ile sunduğu koşulsuz sevgi biz yetişkin,ergin insanlara göremi bilemedim hiç. Hayvanlardan söz açılmışken aynı evi paylaştığım herkes gitsede hep benimle olmaktan mutlu olan bir kedim var. Adı müdür oliş paşa lakabını unvanını sonuna kadar hak etmiş bir kedidir kendisi. Eve geldiğimde beni o karşılıyor. Karşımda taklalar atıp kendini sevdirmek için türlü numaralar yapıyor. Bende eve girer girmez onu tüm sevgimle kucaklayıp öpüyorum. Bu akşam bişey fark ettim benim akıllı kedim mama kabındaki birbirinden leziz mamasını bırakıp kendini sevdiriyor. Onu sevmezsem mamsından bir yudum bile almıyor. Koşulsuz sevgi bu olmalı diye geçirdim içimden ona verdiğim mamayı sevgim olmazsa kabul etmeyen maması ve yaşam konforu sevgimin önüne geçememiş bir canlı ile yaşıyorum. Bazı kadınların bilerek doğum günü hediyesi almamam üzerine benimle anlamsızca yaptığı sen bencilsin bu benim için çok önemliydi sözlerine verilebilecek en iyi cevap olişin bu davranışı olsa gerek. Oliş onun için herşeyi yapabileceğimi ve sevgimi göstermemin bir avuç mama demek olmadığını biliyor. Aslolan koşulsuz sevgi demek bize düşmüyor aslında bu nedenle tüylü ve dört ayaklı koşulsuz sevgisinden ders alıcağımız bu minik dostumla size hoşçakalın diyoruz.
Bu Yazıyı Paylaşın
8 Haziran 2008 , 09:15 · Kategori: İş Dünyası
Müziğin saf ve katışıksız bir şey olduğunu düşünen, ‘kötü’ duygularla müziklerini kirletmek istemeyen, toplumsal protesto yerine bireyselliğe önem veren bir ikili: Düş Sokağı Sakinleri. Sessiz ve derinden gitmeyi tercih eden, müzikleriyle sağlam bir dinleyici kitlesi oluşturan ikili, yazın gelmesiyle konserden konsere koşturuyor. Yoğun konser programları arasında yakaladığımız Murat Yılmazyıldırım, Düş Sokağı Sakinleri’ni anlattı.
Düş Sokağı Sakinleri nasıl ortaya çıktı?
Murat’la (Çelik) uzun bir dönem Assos’ta kalmıştık. Zaten sürekli müzikle uğraşıyorduk. İstanbul’a geldiğimizde, kaset çıkaralım, profesyonelliğe adım atalım dedik. Hatta ikili olduğumuz ‘Düş Sokağı Sakinleri’ adını bile hiçbir şekilde zorlanmadan bulduk. Yani ne olduğunu falan araştırmadık. Ben ‘Düşler Sokağı’ dedim, Murat da ‘Düş Sokağı Sakinleri olsun’ dedi. ‘Tamam’ dedik ve başladık. Yazının devamı »
Bu Yazıyı Paylaşın
14 Ocak 2008 , 06:17 · Kategori: İş Dünyası
Üniversiteler paralı olsun mu? Bu haftanın gündemini bu soru oluşturdu. Yeni YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan göreve gelir gelmez birbiri ardına tartışma yaratan açıklamalar yaptı. Önce bütün rektörleri türban yasağını kaldırmaya davet etti, ardından da “Üniversiteler paralı olsun” dedi. Özcan’a göre herkesin üniversiteye gitmesine gerek yok; amaç, belli sayıda insanı üniversiteye taşımak olmalı. Peki ama kim o belli sayıdaki insanlar? Şu anda da öğrenciler üniversitelere –bazıları için pek de az olmayan miktarda- harç yatırıyor. Eğer üniversiteler paralı olursa bu ücretin, en iyimser tahminle, 5-10 katına çıkacağı söylenebilir. Bu da azımsanmayacak sayıda insanın üniversite eğitimi şansını kaybetmesi demek. Prof. Özcan, bu kişilerin yüksek teknik okullara ya da meslek okullarına yönelebileceğini söylüyor. Ayrıca, öğrencilere burs verilebileceğini de belirtiyor. Böyle bakılınca sistemde bir sorun yok. Hem ne de olsa Prof. Özcan’ın hatırlattığı gibi Amerika’da da böyle!
Kişi başı yıllık kişi başı 5 bin dolar milli gelire sahip olan Türkiye’de, ‘üniversite parası’nı karşılayabilecek insan sayısı nüfusun küçük bir kısmını oluşturuyor. Sağlıklı bir burs sistemi oluşturmak zaman alır. Bir yapıyı tasarlarken uzun vadeli plan yapmak da özelliklerimiz arasında olmadığından, burs sisteminin deneme-yanılma yöntemiyle oluşturulacağını görmek için kahin olmaya gerek yok. Bu süre zarfında burs alan-alamayan herkes bir şekilde mağdur olabilir. Ayrıca Türkiye’de istihdam sorunu var. Öğrenci mezun olur olmaz iş bulabilecek mi? Tabii ki bursun geri ödemesi iş bulduktan sonra başlayabilir. Ancak deneyimsiz bir yeni mezunun alacağı maaş genellikle kendisini geçindirecek kadar olur. Ülkemizde birçok kişinin okuduktan sonra ailesinin sorumluluğunu aldığı da düşünülürse, bu insanlar aldıkları bursun geri ödemesini nasıl yapacak?
Akademik (ve ekonomik) olarak üniversiteye gitme şansını yakalayamayan kişiler yüksek teknik okulları ya da meslek okullarını tercih ederlerse, mezun olduktan sonra iş bulabilecekler mi? İşverenlerin olur olmadık her iş için lisans mezunu çalışan aradığı bir ülke Türkiye. Bu ortamda iki yıllık okul mezunlarının lisans mezunları karşısında şansı olacak mı? Bu durumun üniversite mezunlarının bolluğundan kaynaklandığını söylemek de mümkün. Ancak zaten çok sayıda işsiz lisans mezunu var. Üniversiteler paralı olsa da birçok mezun verecek. Yani istihdam sorunu çözülmediği sürece lisans mezunu olmayanların işi zor. Eğer bu sistem işleyebilseydi bugün meslek lisesi mezunları böyle mağdur olmazdı.
Prof. Özcan’ın sözlerine daha pek çok yönden itiraz etmek mümkün. Nitekim böyle bir sistem için şartlar hazır değil. Ancak YÖK Başkanı’nın haklı olduğu bir konu var; herkes üniversiteli olmamalı. Gerçekten üniversite eğitimi almak isteyenler bu zahmete katlanmalı. Kimse iş bulamama korkusuyla 4 yılını herhangi bir üniversitenin herhangi bir bölümünde, hiç ilgilenmediği bir alanda uzmanlaşarak geçirmemeli. Kimse sırf üniversite mezunu olmak için talaş ürünleri öğretmenliği, bahçe bitkileri, su ürünleri, süt ve süt ürünleri gibi bölümler okumak zorunda kalmamalı.
Eğer hiçbir lise öğrencisi hayatını garanti altına almak için hafta sonlarını dershanede geçirmek zorunda kalmayacaksa, hiçbir anne-baba çocuğunun milyarlarca lira tutan dershane masrafı için borca girmeyecekse, isteyen herkese üniversite kapısını açacak bir burs sistemi oluşturulabilecekse, üniversite okumayanların da okuyanlar kadar iş bulma şansı olacaksa ve en önemlisi üniversitelerdeki eğitim kalitesi yükselecekse, öğrenciler üniversitelerde daha fazla söz sahibi olacaksa, kalitesiz akademisyenlerin üniversitelerde barınma şansı azalacaksa üniversiteler paralı olsun.
Ama burs sistemi iyi planlanmazsa, üniversiteye gidecek ‘belli sayıdaki’ insanı akademik başarıları değil finansal kaynakları belirlerse o zaman Türkiye’de ayrıcalıklı bir sınıf oluşması, sosyal tabakalaşmanın kutuplaşmaya doğru gitmesi uzun sürmez. Sonrası da kimse için hayırlı olmaz…
Bu Yazıyı Paylaşın
14 Ocak 2008 , 06:16 · Kategori: İş Dünyası
Yeni yıl bana birçok yeni proje, yeni sorumluluklar ve tabii yapılması gereken daha fazla iş getirdi. 2008 senesinden 6 günü nasıl geçtiklerini bile anlamadan, bir çırpıda bitirdim. Önüne çıkan her şeyi yiyen Tazmanya Canavarı gibi ben de günleri, haftaları, ayları yiyip duruyorum. Zaman artık benim için en büyük lüks. Hayatımı, bir ajandanın yapraklarında arıyorum.
Çocukluğumdan bu yana çok çalışırım. Elimde bir iş varsa bitirmeden bırakmam. Disiplinliyimdir. İşim olduğu sürece asla kaytarmam. Çünkü ister ödev olsun, ister haber ya da röportaj bugüne kadar yaptığım her şey benden bir parça taşıdı. Hiçbir şeye ‘yapayım bitsin’ gözüyle bakmadım. Zorunluluklarımın bile bana yeni şeyler katmasına izin verdim. Ben de onlara kendimden bir parça ekledim. Böylece yaptığım her iş bana özel oldu. Benim izimi taşıdı. Çoğu insanın düşündüğü gibi bunun hırsla ilgisi yok. Sadece hayata karşı büyük aşk duydum, yaptığım her işi tutkuyla yaptım. Kendimi beslemek için de fırsat bulduğum her an aylaklık ettim. Bazen bir kitabın sayfalarında. Bazen bir şarkının sözlerinde. Bazen denize bakarak. Bazen saatlerce yüzerek. Hayatın beni beslemesine izin verdim ki ben de onun hakkını verebileyim. Zamanın benim için lüks olmasına bugüne kadar asla izin vermemiştim. Çünkü ondan daha değerli bir şeye sahip olmadığımı hep biliyordum.
Fakat postmodern iş dünyası aylaklığı hoş karşılamıyor. Bu dünyada insanların aylaklık etmesi demek işgücünün boşa harcanması anlamına geliyor. Öğle tatillerini kısa tutanlar, fazla sigara, çay/kahve, tuvalet molası vermeyenler, akşamları ve haftasonları evden çalışanlar daha makbul oluyor. Nitekim sistemin devamlılığını sağlayanlar insanın aylaklık ederek kendini var edecek/sürdürecek enerjiyi topladığını, kendisiyle baş başa kalıp yeni kararlar aldığını, yeni düşünceler ürettiğini, kısacası mecbur olduğunu değil istediğini yapan, yapmaya cesaret eden birey olduğunu gayet iyi biliyor. Bu nedenle sistemin genetiği insanların aylaklık etmesini engelleme, inatla aylaklık edenleri de dışlama üzerine kurulu. Zira sistemin devamlılığı için düşünen değil çalışan insanlar gerekli. Yani kendisi için değil sistem için yaşayan insanlar.
Kulağa distopya gibi gelse de durumun farklı olduğunu kim iddia edebilir?
Distopik filmlerde/romanlarda hep bir karakter çıkar ve düzenin bozulması için bir kıvılcım yaratır. Tabii ki gerçek hayat film/roman gibi yaşanmaz. Global iş dünyasının sistemini toptan değiştirecek bir babayiğit çıksın diye beklenerek ömür heba da edilmez. Fakat insan yaptığı işten kafasını kaldırıp çevresine bakabilir, neler olup bittiğini anlamaya çalışıp hayatı, tercihleri, geçmişi/geleceği üzerinde düşünebilir. Hayatın hiç olmadığı kadar hızlı ve kalabalık yaşandığı, insanların giderek düşünceden uzaklaştığı bu çağda belki de insanın kendisi için yapabileceği en büyük iyilik budur. Belki de iş bütün hayatımız demek değildir ve biz işle oyalanırken asıl yaşamamız gereken hayat bir yerlerde bizsiz akıp gidiyordur.
Bu Yazıyı Paylaşın
14 Ocak 2008 , 06:16 · Kategori: İş Dünyası
Yılbaşı insanın kendini en çok kandırdığı dönemlerden biri. (Diğeri için bkz. doğumgünleri) İnsanoğlu, zaman denen uyduruk kavramın sayacının bir tık ilerlediği bu gün, yeni başlangıçlar yapmak, pişmanlıkları geride bırakmak için tek uygun zamanmış gibi yapıyor. Getirdikleri ve götürdükleri üç yanlış ile bir doğru arasındaki ilişkinin kopyası olan modernleşmeyle insanoğlunun yılbaşından beklentileri de arttı. Çünkü insanın aylaklık hakkı elinden alındı. Denize ulaşmaya çabalayan caretta caretta yavruları gibi, yeniden aylaklığa erişmek isteyen insanoğlu da her yılbaşında kendine tutamayacağı sözler verdi: Fotoğraf çekmeyi öğrenmek, tren gezisine çıkmak, balık tutmaya gitmek, ormanda yürüyüş yapmak gibi…
Her yılbaşında gazetelerde mutlaka yayınlanan bir haber var: Yeni yılda kaç gün tatil var. Yani resmi aylaklık hakkımız ne kadar? Aylaklığa o kadar susamışız ki tatil günlerimizi önceden bilmeden, daha kötüsü planlamadan yaşayamıyoruz. Her anımızı ‘dolu dolu’ değerlendirmek, sevdiklerimizle ille de ‘kaliteli zaman’ geçirmek için yanıp tutuşuyoruz. Her dakikanın zevkini çıkaracağız diye öyle sıkıyoruz ki kendimizi hiç gevşeyemeden ofisin yolunu tutuyoruz. İşimizi sevsek de, işimiz bizi var eden öğelerden biri olsa da mesai saatlerinin hayatımızdan çaldığını, dışarıda yaşam akıp giderken izole edildiğimizi, oyun dışı kaldığımızı biliyoruz. Ve korkuyoruz yılbaşlarından, doğum günlerinden… Bize biten, geri gelmeyecek bir yılın daha geçtiğini hatırlattıkları için. İşte bu yüzden allayıp pullayıp özel/güzel günlerMİŞ gibi yapıyoruz. Daha az pişmanlık duymak, daha fazla umutlu olmak için.
Ben ne büyük konuşmalar yapan bir iş gurusuyum, ne de iş hayatı uzmanı stratejist, koç falan… Ben zamanında hem çok aylaklık etmiş hem de çok sıkı çalışmış birisiyim. İkisinin yalnız ve ancak birlikte mümkün olduğunu çok iyi biliyorum. Ne kadar çok aylaklık ederse insan o kadar çok çalışma isteği birikiyor içinde; işleri o kadar hızlı, doğru yapıyor; o kadar yaratıcı oluyor. Kısacası çok çalışıp az dinlenerek verimli olmaya çalışmamalı insan. Kaliteli zaman gibi saçma kavramları da boşvermeli. Ne zaman, ne istiyorsa onu yapmalı. Canı kahve istiyorsa elindeki işi bitirmeyi beklemeden kalkıp almalı. Kahvesinden bir yudum aldığında işini daha hızlı, severek yapar. Tatilleri koşuşturmacalı iş günleri gibi yaşamamalı insan. Canı istemiyorsa planlamamalı da. Yalnızca içinden geleni yapmalı.
Yeni yıla planlar yaparak değil tüm planlarından sıyrılarak girmeyi denemeli insan.
Hafiflemeli…
Fotoğraf: www.parchipertutti.it
Bu Yazıyı Paylaşın
14 Ocak 2008 , 06:15 · Kategori: İş Dünyası
Yılbaşı yaklaşırken alışveriş yarışları da başladı. Gece yarısına kadar açık alışveriş merkezlerinde insanlar kendilerinden geçmişçesine mağazalara saldırıyor. Kötü havalandırmanın da etkisiyle özellikle giyim mağazalarında nefes almanın imkanı yok. Birçok mağazanın raf düzeni öğle saatlerine kadar alt üst oluyor. Pantolon reyonunda mont, ayakkabı reyonunda atkı bulmak olası. Kalabalık yüzünden zaten zorlaşan alışveriş işi bu karışıklık nedeniyle işkenceye dönüyor.
Marketlerde de durum korkunç. O kadar kalabalık ki reyonlara ulaşmak büyük başarı. Kasa sırasında fenalık geçirmemek, açlıktan ölmemek için insanın kolonya, su ve çerez üçlüsüyle beklemesi gerekiyor.
Tüm bunlar bir yana, alışverişi imkansız kılan en önemli unsur satış görevlilerinin ilgisizliği. O kadar bıkkın vaziyetteler ki tek bir müşteri görmeye bile tahammülleri yok. Çok sinirli, sabırsız, saygısız olabiliyorlar. Örneğin dünyaca ünlü bir markanın Türkiye’deki sayısız mağazasından birinde zar zor bulduğunuz görevliye yönelttiğiniz “Yardımcı olabilir misiniz” sorusuna “Ne var hanımefendi” şeklinde yanıt alabiliyorsunuz. Bir ürünün farklı rengini, bedenini ya da modelini sorduğunuzda alacağınız en yumuşak yanıt “Reyonda yoksa yoktur” olabiliyor. (Hatta sorunuzu duymamış gibi de yapabiliyorlar.) Eğer görevliye depoya sormasını rica ederseniz size öldürecekmiş gibi bakıp “Depoda da yok” diye kestirip atabiliyor. Çok üsteleyip sordurmayı başardığınızda ise istediğiniz ürünün gelmesi ortalama 20 dakika sürüyor. Kasada, aldığınız ürün için hediye paketi istediğinizde size dövecekmiş gibi bakıp “Paketimiz kalmadı” diyebiliyorlar. Paketin kalmamasını anlıyorum da bu nefret neden?
Eminim ki tüketim aşkıyla yanıp tutuşan birçok insan geçtiğimiz hafta boyunca, bitmek bilmez kaprisleri ve anlayışsızlıklarıyla mağaza görevlilerinin hayatını cehenneme çevirmiştir. Yüksek sesli müzik, uzun saatler boyunca ayakta kalmak, mahşeri kalabalık, havasızlık ve uzayan çalışma saatleri birleşince günler geçmez olmuştur. Ama. Her işin bir zorluğu var. Perakende sektörününki de bu. İnsana hizmet etmek, laf anlatmak zor. Kimsenin “kolay iş” gibi görmemesi gerekiyor. Tabii perakende firmalarının da. “Kimi alsak yapar alt tarafı tezgahtarlık” diye bakılınca hizmet kalitesi diye bir şey kalmıyor. Nitekim bazı kişiler perakende sektörünü daha iyi bir iş bulana kadar geçici para kazanma aracı olarak görüyor. İşini ciddiye almadığı için düzgün hizmet vermek, kurumunu iyi temsil etmek gibi kaygıları olmuyor. Bazı markalar da satışı gerçekleştirenin üründen çok satıcı olduğu gerçeğini göz ardı ederek herkesin perakende sektöründe çalışabileceği yanılgısıyla istihdam ettiği kişilerin karakter özelliklerinin, becerilenin bu alana uygun olup olmadığına pek dikkat etmiyor. Belki kısa vadede kazanıyorlar ama uzun vadede itibar ve müşteri kaybediyorlar. “Müşterinin biri gider biri gelir” zihniyetinde olmayan firmalarsa pazarlama uzmanlarının bir markanın yaşaması için olmazsa olmaz dediği ‘müşteri sadakati’ne sahip oluyor. Kısacası müşteri sadakatini kaliteli hizmet, kaliteli hizmeti de profesyonel satış görevlileri sağlıyor.
Bu Yazıyı Paylaşın
14 Ocak 2008 , 06:14 · Kategori: İş Dünyası
Takım ruhu, verimlilik, daha fazla satış, daha iyi müşteri ilişkileri, daha başarılı pazarlama stratejileri… Yoğun rekabet kurumları her geçen gün daha iyi olmaya zorluyor. Kurumlar da çalışanlarını. Daha iyi olmak için mevcut yetkinlikleri geliştirmek, yenilerini kazanmak gerekiyor. Tam bu noktada eğitim firmaları kurumların imdadına yetişiyor.
Gün geçtikçe çeşitlenen eğitimlerle kurumların farklı ihtiyaçlarına cevap vermeye çalışan eğitim firmalarından biri de Pozitif Performans Enstitüsü. Hem bireylere hem de kurumlara hizmet veren enstitü, 10. yaşını yeni projesi F34 ile kutluyor. ‘Oyunla öğrenme’ fikrine dayanan, Formula 1 ile sınıf içi eğitimi birleştiren F34’ü Pozitif Performas Enstitüsü’nün kurucusu, psikolog Adalet Bağdu ile konuştuk…
F34 projesi nasıl ortaya çıktı?
İnsan kaynakları departmanları artık sınıf içi ve outdoor eğitimlerle çalışanlarının düşüncelerini, davranışlarını değiştiremeyeceğine inanmaya başladı. Ben de bir danışman, terapist olarak “Ne yapmalıyız” sorusu üzerine düşündüm. F34 projesi böyle doğdu.
Çocukken hepimiz oyun oynayarak hızlı şekilde öğreniyorduk. Bugünün bilinçli ebeveynlerinin, okullarının öğretme tekniğinin altında da çocuklara oyunla deneyim kazandırmak yatıyor. Neden oyunla eğitim? Yaşımız kaç olursa olsun oyun oynarken, bilgiyi sorgulayan, filtrelerden geçiren aklımız meşgul oluyor. Öğrenmede hızlı olan bilinçaltımız ise açık oluyor. Yani bizler mantık kısmını oyunla oyalarken bilinçaltımız mesajları dolaylı şekilde alarak hızlı öğrenmeyi sağlıyor. Çocuklara yeni bir düşünce, davranış kazandırılması için kullanılan ikinci güzel teknik de masallardır. “Oyun ve masalı iş dünyasına nasıl uyarlayabiliriz” diye düşündüm. Oyuncakları büyütme fikri geldi aklıma. Böylece oyuncaklarımız Formula 1 araçları oldu.
Neden Formula 1?
Bugünün dünyasında, cinsiyet gözetmeksizin çoğu genç Formula 1 yarışlarını çok sevdi. Biz de çalışanları Formula 1 araçlarıyla yarıştırıp arkasından da şirketlerin istediği hedefleri onlara eğitimlerle kazandırmayı amaçladık.
Bunu nasıl yapıyorsunuz?
F34 projesine örnek olarak Bilişim şirketi Arena’nın satışçıları için gerçekleştirdiğimiz eğitimi verebilirim. Arena’nın bize koyduğu hedef satışçılarının hızının artması ve daha fazla satış yapmasıydı. 300 satışçıyı alıp Speedcity’ye götürdük. Yaklaşık 1,5 saatlik teknik eğitimden geçtikten sonra 10’ar kişilik takımlar halinde yarıştılar. Burada aldıkları puanlarla şirketlerine gidip daha fazla satış yapmak için ekip olarak yarıştılar. Buradan da puan aldılar. Hem yarıştan hem de satıştan aldıkları puanlar toplanınca Arena’nın en hızlı satışçıları belli oldu. Formula 1 yarışlarındaki gibi kutlamalar yapıldı. İlk 3’e girenlere madalya verildi.
Formula 1 yarışlarında en iyi satışçı ödülü almak insanları çok mutlu ediyor. Böylece çok eğlendirici bir etkinlikle insanlar farkında olmadan hedefe kilitlenmiş oluyor.
F34’te klasik sınıf içi eğitim de var mı?
Tabii, oyundan sonra şirketin bizden istediği hedefe göre bir eğitim yapıyoruz.
Peki F34’ün bugüne kadar verilen yetkinlik bazlı eğitimlerden farkı ne?
Eğitime gelen insanlar bunu bir görev, firma için yapılacak bir şey olarak görüyor. Ama eğitimin kendisi Formula 1 olunca insanlarda “Ben yarışa gidiyorum” düşüncesi oluyor. Böylece çalışanlar klasik eğitim ortamından uzaklaşıyor. Birinci fark bu. İkincisi, insanların zihninin bilinçli tarafında Formula 1 yarışı olduğundan, eğitimi aldıktan sonra şirket için çalışıyor gibi olmuyorlar. En hızlı olmak, madalyayı almak için yarışıyorlar. Ancak biz, eğitimlerle şirketin hedefini vermiş oluyoruz. Yani bilinci bilinçaltıyla kapatıyoruz. Böylece ölçülebilir bir hedefle şirketler katılımcılarını çok daha hızlı sonuca götürüyor.
Bu eğitim şirketlerin farklı ihtiyaçları için de uygun mu?
Biz bu projeyi çok geniş bir yelpaze için oluşturduk. F34 motivasyon, takım ruhu, stratejik karar alma, yönetsel beceriler, şirket içi bağlılığı artırma gibi konular için bir çalışma da olabilir, bayi toplantısı da… Bu eğitimi İstanbul’da yapabildiğimiz gibi, Formula 1 araçlarını taşıyarak şirketlerin bizden istediği ortamlarda da yapabiliyoruz.
Bu Yazıyı Paylaşın
14 Ocak 2008 , 06:14 · Kategori: İş Dünyası
Geçtiğimiz pazar günü (9 Aralık) yayınlanan Radikal 2’de Ahu Parlar’ın iş dünyasındaki kadınlar üzerine bir yazısı vardı. “İş dünyasında kadının adı yok” başlığını atmıştı yazısına. Tecrübelerinden yola çıkarak iş kadınlarının karşılaştığı zorlukları ve mecburi dönüşümlerini anlatıyordu. Başından sonuna soluksuz okudum. Özetle, kadınların iş dünyasında var olmak adına nasıl erkeksileştiklerini, seslerini duyurabilmek için bağırarak cadılaştıklarını anlatıyordu.
Ahu Parlar bu yazıyı TÜSİAD’ın girişimi ile 30 Kasım Cuma günü düzenlenen “İş Dünyasında Kadın: Klişeleri Bir Kenara Bırakalım” başlıklı konferans nedeniyle kaleme almış. Bu konferansa katılmayı çok istemiş ama işlerimin yoğunluğu nedeniyle gidememiştim. Sözü edilen klişelerin neler olduğunu çok merak ediyordum? Acaba benim gördüklerimi mi görüyordu onlar da? Yoksa bambaşka klişeler mi görülüyordu oradan bakıldığında? Yanıtları Parlar’ın satırlarında buldum: “Köşeli gözlük çerçeveleri, ceketleri, deri evrak çantaları, kumaş pantolonları ile ‘her şeyin kadınların kendilerine koydukları sınırlamalara, onların kendi klişelerine takıldığını’ iddia eden konuşmacıları ve onları alkışlayanları izlerken epey düşündüm. ‘Ne pahasına’ diye sormak istedim… Toplantıyı izleyen tek bir erkeğin bile olmaması klişenin kendisiydi aslında demek istedim. Ya da engellerin aklımızın içinde olduğunu, ‘istendiğinde’ ne kadar da başarılı olunabileceğini söylemeleri asıl klişeydi demek… TÜSİAD gibi bir kuruluşun bu konuya 2007 yılının son günlerinde de olsa nihayet el atmaya karar vermesi de Türkiye’nin bir klişesi değil mi diye sormak… Hep uluslararası şirketlerde üst düzey yönetici olan kadınların ve erkeklerin söz alıp bakın biz ne kadar harika şeyler yapıyoruz diye anlatmış olması klişenin dik âlâsıydı diye çıkışmak… İstedim.”
Bu satırları okurken bir toplantıya elbiseyle katıldığı için kadın yöneticisi tarafından 30 kişinin arasında azarlanan arkadaşımı düşündüm. Yanında çalışan kişi, sıradan sayılabilecek bir toplantıya, son derece resmi bir elbiseyle geldiği halde neden pantolon-ceket giymediğini sorgulama cüretini gösteren kadın yöneticinin ruh halini anlamaya çalıştım. Arkadaşıma böyle davrandığı için çok kızdım, fakat kadınlığı iş dünyası tarafından bu denli yok edildiği için üzüldüm de. O ve daha birçok kadın, erkekler arasında, erkeklerin dünyasında var olmak için onların postuna bürünmesi gerektiğine inanıyor. Ya da Ahu Parlar’ın dediği gibi sesini duyurmak için tüm gücüyle bağırıyor. Bir süre sonra yeni postlarına, seslerine öyle alışıyorlar ki benliklerinden eser kalmıyor. İşkadınadamı olarak devam ediyorlar hayatlarına.
Bu, teslimiyetçi bir duruş. “Evet bayım, siz benden önce bu alandaydınız. Kuralları da siz koydunuz. Ancak müsaade edin ben de bu alanda varolayım, size katkıda bulunayım. Merak etmeyin, kurallarınıza sonuna kadar sadık kalacağım” demek gibi bir şey. Ve hayatın her alanına sirayet eden bir bakış açısı.
Kadınlar iş dünyasında benliklerinden taviz verdiği, kadınlıklarını plazaların kapısında sıyırıp içeri girmeye devam ettiği, pozitif ayrımcılık, kota gibi kavramlar sözde kaldığı, kendileri konuşup kendileri dinlediği sürece de değişmeyecek. Hiçbir erkek, hayatın hiçbir alanında, miras yoluyla edindiği üstünlüğünü isteyerek kadınlara bırakmaz. Kadınlar eşitlik istiyorsa kendileri almak zorunda. Ama sonunda erkekleşeceklerse, oyunu onların kurallarına göre oynamaya başlayacaklarsa, yeni kurallar, ortak kurallar koyamayacaklarsa eşitliğin de bir anlamı yok. Çünkü o zaman ancak kadın gazeteci, kadın yazar, kadın müdür, kadın CEO, kadın doktor, kadın ressam, kadın yönetmen… olabilirler. Yani aslı değil taklidi… Moda tabirle çakması… Gerçeği olabilmek için kadınlar kendi kurallarını koymalı, kendi kurallarına koymak için de kendi sermayelerini yaratmalı.
Virginia Woolf, ‘Kendine ait bir oda’ adlı kitabında bu fikri fevkalade şekilde savunur. Kadınların sermaye yoksunluklarının yazın tarihinde yer bulamamalarına, dolayısıyla kendi geleneklerini yaratamamalarına neden olduğunu pek çok örnekle anlatır kitabında. Bu örnekler arasında beni en çok yaralayan şu olmuştu: Woolf davetli olduğu üniversitenin bahçesinde yürüyüş yapar. Sonra kütüphaneye girmek, biraz okumak ister. Ancak kadınlar yanlarında erkek olmadan kütüphaneyi kullanamaz. Bu çok net bir mesajdır. O kütüphane erkeklerin parasıyla yapılmıştır. Onların kurduğu vakıflar üniversiteleri ayakta tutmakta, erkek egemen eğitimin, dünyanın sürekliliğini sağlamaktadır. Dolayısıyla bilginin iktidarı da erkeklere aittir ve öyle kalması için her şeyi yapacaklardır. En tepede olmak varken, dünyanın kurallarını kendilerine göre belirlemişken neden değiş(tir)sinler ki? Kadınlarla eşit olmayı, zorlamaya maruz kalmadan istemeleri hayalperestlikten başka bir şey değil. Öyleyse zorlamak lazım. Ama erkeksileşmeden. Cadılaşmadan. Yüksek sesle konuşmak lazım.
Bu Yazıyı Paylaşın
·
Sonraki Yazılar »